ee yeni bölüm ne zamana üstad![]()
ee yeni bölüm ne zamana üstad![]()
+Perdeleri açsana, güneş girmeyen eve doktor girer.
-Tamam işte benim istediğim de o zaten
Bilgisayarım tamirde olduğu için bir süredir bölümlere ulaşamıyordum. Fakat şimdi 4.,5., ve 6. Bölümler elime geçti. Onları yayınlamaya başlıyorum bu akşam. Fakat dediğim gibi 6. Bölümden sonrası bilgisayarım tamirden gelince yayınlanabilir. Bu akşam 4. Bölüm olan "Evrenin Çağrısı" geliyor!
"Demons run when a good man goes to war.
Night will fall and drown the sun
When a good man goes to war.
Friendship dies and true love lies,
Night will fall and the dark will rise
When a good man goes to war..."
Görünenin Ardındaki Sır Perdesini Aralayın...
Mavi Kutunun Gölgesinde
-Evrenin Çağrısı-
Plinsera gezegeninde…
Mavinin tonlarında renk değiştiren kararsız gökyüzü ve kutup ışıklarını andıran yeşil dalgalanmalar Plinsera’ya huzurlu bir hava veriyordu. Fakat gezegenin sakinlerinin huzurlu oldukları söylenemezdi. Dört Nötrima, Sarı Orman’ın orta noktası olan Taş Çember’de öylece etrafa bakıyorlardı. Ormanın sarı ve turuncu tonları içinde parlak mavi renkleriyle oldukça dikkat çekiyorlardı. Uzaktan kolları ve bacakları orantısız uzunlukta olan bir insana benziyorlardı. Fakat bu uyumsuzluğun doğurduğu çeviklik ve deri renkleriyle insan olmaktan çok uzaklardı. Saydam denilebilecek derilerinin altında beyaz, parlak bir sıvının dolaştığını fark etmek çok kolaydı. Bir çift kulak ya da saçtan yoksun kafaları vücutlarının geri kalan kısımlarına göre daha az parlıyordu. Her ne kadar vücutlarının bir kısmı giymiş oldukları gri zırh yüzünden görünmese oldukça güçlü oldukları söylenebilirdi.
Havada asılı duran lacivert taşlardan oluşan Taş Çember, misafirleriyle buluşacakları yerdi. Çağrının onlara ulaşması gerektiğini biliyorlardı. Çoğu şeyden haberdarlardı fakat seslerini çıkarmıyorlardı. Yapılacak hiçbir hareketin gerçekleşecek olayları engelleyemeyeceğinin farkındaydılar. En önde duran Nötrima, beyaz gözleriyle ormanı gözetliyordu. Sarı Orman’ın ağaçlarından düşen yapraklar zemine değmeden önce yerçekimine karşı gelip havalanıyor, ardından bir akıma kapılmışçasına aynı yere doğru hızlıca hareket ediyorlardı. Teknoloji konusunda her ne kadar usta olsalar da doğdukları yere, yani doğaya sonsuz bağlılıkları ve saygıları vardı. Tam olarak Ormanın Ruhu demeseler de bir gücün o yaprakları kontrol ettiğini ve kendilerini koruduğunu düşünüyorlardı.
En önde duran Nötrima bilge ve güven verici bir sesle “Geliyorlar.” dedi. Ardından iç çekti ve yavaş yavaş karşılarında beliren misafirlerine kaydı gözleri. Üç tane Ood karşılarında belirdiğinde hiçbir tepkide bulunmadılar. Oldukça derin ve aslında ürkütücü denebilecek şekilde doğrudan Ood’ların gözlerine bakıyorlardı. Bu, bir çeşit sınama gibiydi. Fakat Ood’lar hiçbir korkuya kapılmadan Nötrimalara karşılık veriyorlardı. Nötrimalardan biri en önceki Nötrima’ya hitap ederek “Teira, sen mi konuşacaksın?” diye sordu. Teira net bir şekilde “Evet.” dedi ve Ood’ların üçüne de hitap ederek “Hoşgeldiniz.” dedi. Ood “Bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.” diye karşılık verdi. Her ne kadar daha önce bir Ood’la karşılaşmış olsa da Teira’nın gözü önce Ood’un elinde tuttuğu ve konuştuğunda parlayan beyaz küreye ve ardından bu kürenin bağlı olduğu, Ood’un kafasından sarkan kırmızı uzuvlara kaydı. “Mesajınızı merakla bekliyoruz.” dedi Teira. Ardından kollarını göğsünde birleştirerek konuşan Ood’u dinlemeye başladı.
Ood, “Uykularımız, uzun süredir evrende meydana gelecek olan düzensizlik yüzünden bozuluyor. Yok olan medeniyetlerin çığlıkları kabuslarımızı dolduruyor. Zihinlerimiz bulanık, algılarımız kapalıydı. Ta ki Evrenin Çağrısı’nı duyuncaya kadar…” dedikten sonra yanındaki iki Ood hüzünlü bir şekilde gözlerini ormanın zeminine dikti. Nötrimalar da bu konuşma karşısında etkilenmişlerdi fakat şaşırmalarını ya da üzülmelerini gerektirecek bir durum yoktu. Ood, çok fazla beklemeden konuşmaya devam etti, “Çağrı, yıkımdan bahsediyordu. Düzenin yıkılmasından ve ardından doğacak düzenin belirsizliğinden bahsediyordu. Bizi fedakarlığa davet ediyor ve düzeni korumak için adım atmamızı söylüyordu. Seçilmiş olan tüm gezegenleri dolaşıp bu mesajı ilettik. Uyarılması gereken son iki ırk var. Bunlardan biri sizsiniz, Nötrimalar.” Bu sözün ardından Teira göğsünde birleştirdiği kollarını serbest bırakarak “Dinliyoruz…” dedi.
“Uyarıyı tüm gezegen için yapıyoruz fakat herkesi kurtaramayız. Yıkımdan herkes kurtulamaz! Evrenin kendini yenileyeceği ve oluşturacağı düzende ayakta kalabilecek olanlar seçilmeli. Irkımızın geriye kalanlarını bırakmaları, gerekirse ailelerimizi terk etmeliyiz. Bu göçe herkes katılamaz. En fazla üç yüz kişi toplayabilirsiniz. Bu gezegenden üç yüz kişi toplayın ve bizimle birlikte göçe katılın. Yıkımdan etkileneceğini söylediğimiz her ırk bize katıldı. Şimdi sıra sizde Nötrimalar.” diyerek uyarısını tamamladı Ood. Bunun üzerine stresten dolayı uzun parmakları ile ritmik hareketler yapan Teira ileriye doğru bir adım atıp, “Herkesi geride bırakıp kendimiz için bu gezegeni terk mi edelim? Yok olmasına göz mü yumalım?” diye sordu. Ood, kafasını biraz sağa eğdi ve “Herkesi göçe katmamız imkansız. Biz sadece ayakta kalabilecekleri topluyoruz. Yıkım kaçınılmaz. Farkında olduğunuz gibi bu gezegen de yok olacak! Göz yummak dışında bir çareniz yok! Engellenemez olaylara baş kaldıramazsınız!” dedi. Nötrima’nın tepkisine rağmen soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu fakat bunu pek başarabilmiş değildi. Teira, işaret parmağını Ood’a doğrulttu ve “Siz, buna göz yumup diğerlerini geride bırakabilirsiniz fakat biz doğduğumuz, bir parçası olduğumuz Plinsera’yı kendi yok oluşunda yalnız bırakamayız! Kardeşlerimiz ölüme yaklaşırken hiçbir şey olmamış gibi yanlarından yürüyüp geçemeyiz! Bizi birbirimize bağlayan, bu zamana kadar bizi bilge kılan güç budur. Birlik olma gücü!” dedi. Ardından parmağını indirip iç geçirdi ve “Bırakamayız…” dedi. Ood, Nötrima’yı süzdü ve “Anlıyorum.” dedi. “Fedakarlığınız unutulmayacaktır.” diye ekledi. Teira her ne kadar son sözünde kızgın gibi görünse de bu tepki karşısında içten bir şekilde “Teşekkürler.” dedi. Konuşan Ood, yanındakilere dönüp “Buradaki ziyaretimiz bitmiştir.” dedi. Fakat Teira’nın solundaki Nötrima, Ood’lar ayrılmadan önce dayanamayıp “Bizim dışımızda uyarılması gereken son ırk kimlerdi? Şimdiki durağınız hangi gezegen?” diye sordu. Teira önce konuşan Nötrima’ya döndü ve ardından merakla yanıtı verecek olan Ood’a döndü. Ood, bir süre bekledi ve ardından “Dünya. Sıradaki durağımız Dünya.” dedi.
Gezegenler Arası Dördüncü Gemi Hangarı’nda…
Her zaman uzay araçlarının yoğun olduğu devasa hangarda o gün hiçbir uzay gemisi yoktu. Ood’lar, Atraxi’ler, Judoon’lar ve adını ezberlemek için onlarca kez tekrar etmeniz gereken bir çok ırk Evrenin Çağrısı’na kulak verip hangarda toplanmışlardı. Hangarın yüksek tavanından ve siyah duvarlardan sarkan parlak ışık kaynakları karanlık bir yer bırakmıyordu. Tek sorun içerisinin soğuk olmasıydı. Burada sadece gemilerin tamiri ve benzer işler yapıldığı için soğuk sorun olmuyordu. Aslında bunun nedeni bütün bu işlerin makineler tarafından yapılmasıydı.
Tehlike altındaki gezegenlerin biri dışında hepsini dolaşan Ood’lar, herkesi göç konusunda bilgilendirmek için bu hangarda toplanmayı uygun bulmuşlardı. Bu bazılarının hoşuna gitmese de Evrenin Çağrısı Ood’lara ulaştığından dolayı seslerini çıkarmıyorlardı. Plinsera’da bulunan üç Ood, pek de büyük olmayan bir platforma çıkmışlardı. Bu sayede herkese seslerini duyurmayı amaçlıyorlardı. Havada asılı duran platformun çevresinde ise Atraxi’ler sabit bir şekilde duruyorlardı. Sesi daha uzak yerlere ulaştırmayı amaçlıyorlardı. Platformun altında onlarca ırk, adlarını bile duyduklarında iğrendikleri yaratıklarla yan yana duruyorlardı. Judoon’lar ise platforma en yakın yerde durup güvenliği ve düzeni sağlamaya çalışıyorlardı. Fakat ortam gergin değildi. Herkes korkuyordu aslında. Herkes, gezegenlerinde ölüme terk ettikleri, kendi ırklarından olan yakınlarını düşünüyordu. Fakat hiçbiri Nötrima’lar kadar kararlı olamadılar. Hiçbirinin birbirleriyle olan bağları o kadar güçlü değildi. Bu yüzden içlerinden en dayanıklıları seçip ırklarının devamlılığı için bu pis hangarda toplanmışlardı.
En önde duran Ood, birliğin ne kadar önemli olduğuyla ilgili, yüreklere su serpen bir iki söz söyledi. Yaptıkları şeyin evrenin devamlılığı için olduğunu ekledi. Fedakarlıklarından dolayı burada olan ırkları kutladı. Kalabalık üşümeye, sıkılmaya başlamıştı. Bağırışlar yükselmeye başlamıştı. Judoon’lar toplulukta baskı kurmaya çalışıyorlardı fakat onların bile söz geçiremediği ortadaydı. Saturnyne’den gelen Vampirlerden biri “Neden burada toplandık? Bu lafların bize bir yarar sağlamıyor! Sıradaki durağımız neresi?” diye sordu. Koyu yeşil, kaygan derisi ile bir su yaratığını andırıyordu. Bu sorusundan dolayı bakışları üstüne toplamıştı. Soruyu duyan Ood, “Sıradaki durağımız Dünya.” dedi. Kalabalık devamını bekledi fakat Ood sadece bunu söyledi. Bu cevapla yetinmeyen Vampir, “Oraya sadece siz Ood’lar da gidebilirdiniz. Neden bu sefer bizi burada topladınız?” diye sordu. Kalabalığın aklından geçen fakat kimsenin soramadığı şeyleri soruyordu. Ood, sorulmamış sorulara da cevap olacak konuşmasını yaptı, “Sıradaki durağımız olan Dünya’da diğer gezegenlerden farklı bir şey var. Evrende gerçekleşecek yıkımın sorumlusunu Dünya’da bulabilme şansımız var. Her ne kadar olayları engelleyemeyecek olsak da bütün bunların sorumlusu cezasını çekmeli. Dünya’ya gidiş amacımız insan ırkını uyarmanın yanında yıkıma neden olan Gezegen Katili’ni yakalamaktır! Dünya, son durağımız. Bizi buradan alacak olan gemilerle birlikle yola devam edeceğiz. Sonsuzlukta, düzen yeniden kurulana kadar sürükleneceğiz. Siz, ırkınızın en güçlü bireyleri sayesinde yaşamaya devam edeceğiz!” Bu konuşma tüm soruları yanıtlamış ve topluluğun içindeki intikam ateşini güçlendirmişti.
Zaman Ajanları’nın gizli karargahında…
“Bildiğiniz gibi sizi her zaman burada toplamam. Fakat bugün sıradanlıktan uzak ve belki de dehşet verici bir şeyle karşılaştık…” Lider’in sesi oldukça ciddi ve katıydı. Siyah, deri paltosunu düzeltti ve onu dinleyen Zaman Ajanları’na göz gezdirdi. “Dünya’ya yaklaşan yüzlerce uzay gemisi tespit edildi. Bu sayı sadece tarayıcıların algılayabildiği frekansta sinyal yayan gemilere ait. Bu uzay gemileri oldukça farklı şekillerde. Hepsi tek bir türe ait değil. Hepsinin rotası tek bir yeri gösteriyor…” dedikten sonra derin bir nefes aldı ve “Dünya, tarihindeki en büyük istilayla yüzleşmek üzere.” diyerek sözünü tamamladı. Zaman Ajanlarından biri söz istedi ve “Gemilerden Dünya’ya bir uyarı geldi mi?” diye sordu. Yeşil gözlerini biraz kısıp Lider’in cevabını bekleyen kadın ailesini düşünmeden edemiyordu. “Hayır. Bunu sadece biz biliyoruz. İnsanları uyarabiliriz fakat bu, istilayı ne derece etkiler bilemiyoruz. Bu yüzden de…” diye konuşan Lider’in sözü kısa süre önce soru soran kadın tarafından kesildi. Kadın sertçe, “Elbette onları uyarmamız gerek! Bakın, veriler elime ulaştı ve söyleyebileceğim tek şey bu istilanın bir iki ülkeyi etkilemekle sınırlı kalmayacağıdır! Bu, tüm Dünya’yı etkileyecek. İnsanları uyarıp belki de bazılarının saklanarak kurtulmalarını sağlayabiliriz. Bize insanlığın sonunun geldiğini söyleyip öylece çekip gidemezsiniz!” dedi. Lider, “Onlara durumu açıklayalım da aptalca hareketler yapıp birbirlerine zarar mı versinler? İnsanların olası istilalara karşı çözümleri silah gücüne dayalı. Bu silah gücü sadece istilacıları değil, insanları da etkileyebilecek kadar tehlikeli. Sözümü bir daha kesme lütfen!” dedi. O da sertçe konuştuğu için ortam gerilmişti. Kalabalıktan “Peki ya sizin çözümünüz nedir?” diye bir soru geldi. “Bu tarz sorunlarla yüzleşmekte uzman birine haber vermeyi düşünüyorum. Doktor’a haber vereceğim. Onun fikirleri bize yardımcı olacaktır.” diye yanıt verdi Lider. Bu, Zaman Ajanları’nı mutlu eden bir çözümdü fakat insanların uyarılması konusunda bir karara varamadılar. Doktor’a bir mesaj yollayıp onun fikirlerini duymak istiyorlardı. Lider de bu konuda dostundan gelecek olan tavsiyeleri dikkate alacaktı. Doktor’a bir acil durum mesajı yolladılar ve beklemeye başladılar.
TARDIS’te…
Oturmuş, elimdeki kitabı karıştırırken Doktor birden “Arkhew! Bil bakalım ne oldu?” diye sordu. Oldukça heyecanlı görünüyordu. Elimdeki “Sonsuzluk” adlı kitabı kenara bırakıp konsolun yanına gittim. “Ne oldu Doktor?” diye sordum. Çok ciddi bir şey söylemeyeceğini düşünüyordum. Fakat Doktor, beni şaşırtarak “Lider’den mesaj var!” dedi. Bunu duymak çok hoşuma gitmişti. Lider’i tabutundan çıkardığımızdan bu yana hiç görüşememiştik. Doktor’un yakın bir arkadaşı olduğu için ona hemen ısınmıştım. Dürüst olmak gerekirse esas neden onun da bir Zaman Lordu olmasıydı. “Mesajda ne diyor?” diye sordum heyecanla. Doktor ekranın karşısına geçti ve mesajı okudu: “Doktor, acilen karargaha gelmen gerek. Gerçekten yardımına ihtiyacımız var. –Lider” Mesajı okuduktan sonra kaşlarını çatan Doktor, “Yeni bir şeyler bulmuş olabilir.” dedi. “Çabuk olalım.” dedim. Doktor, bana bakmadan “Haklısın.” dedi ve TARDIS’i karargaha indirecek olan ayarlamaları yaptı.
Kapıdan her zamanki gibi önce Doktor çıktı. Bizi Lider karşıladı. “Merhaba dostum.” dedi sevecen bir tavırla. Fakat yüzünde hiçbir gülümseme belirtisi yoktu. Durumun ciddi olduğu fark ediliyordu. Doktor, “Merhaba.” diye karşılık verdikten sonra Lider bana da selam verdi. “Bu kadar önemli olan şey ne?” diye sordu Doktor. Lider hemencecik “Beni takip edin.” dedi. Gri duvarları olan geniş koridordan hızlıca geçerken Zaman Ajanları’nın hepsinin bir işle meşgul olduğunu fark ettim. Koridorun sonundan sağa dönerken gözüme bilgisayar ekranına bakan Cristina ilişti. Önceki sefer onu gördüğümüzde hissettiklerimi yeniden hissettim. Bu korkunç bir şeydi. O anda hayatının bir parçası olmasam da onun hayatta olduğunu görmek… Korkunçtu. Karnıma ağrılar giriyordu. Farkında olmadan ona öylece bakıyordum. Doktor bunun farkına varıp beni kolumdan tutup çekti. Gözleri baktığım yere kaydı ve Cristina’yı gördü. Tam da o anda Cristina başını bize çevirdi. Doktor kolumu sıktı ve anlayışlı bir şekilde “Gidelim Arkhew.” dedi. Cristina ile yakın olmamam konusunda beni uyarmıştı. Büyük ihtimalle bunu kaldıramayacağımı düşünüyordu. Haksız değildi.
Lider, kilitli olan siyah kapıyı açtı ve “İçeri girin.” dedi. Ardından kapıyı kilitledi ve salondaki toplantı masasının karşısındaki ekrana geçti. “Kısa bir süre önce tarayıcılarımız yüzlerce uzay gemisinin bir arada olduğunu fark ettiler.” diye söze başladı. Ardından parmağıyla ekrandaki bir noktayı gösterdi. Ardından elini kısa olan sakalına götürdü. Doktor hemen o noktaya dikkatle baktı. “Olamaz.” dedi sessiz bir şekilde. “Peki ya rota…” derken Lider bu soruyu hızlı bir şekilde “Dünya.” diye yanıtladı. Lider bunu söyledikten sonra ben de ekrana yaklaştım. Gerçekten ekrandaki yüzlerce küçük noktanın çizgisel olarak gösterilmiş rotaları Dünya’yı işaret ediyordu. Doktor, “Tek tip değiller.” dedi. Lider, bunu fark ettiğini söyledi. “İnsanlar? Haberleri var mı?” diye sordu Doktor. Lider cevap vermeden “Fazla zamanımız yok.” diye ekledi. Her şey çok hızlı geliyordu bana. Yüzlerce gemi bir anda öylece Dünya’ya mı geliyordu? Neden? Gördüğüm en büyük istila bu olacaktı.
Doktor’un endişeli olduğu yüzünden belliydi. Lider ise kararsızdı. İkisi de bir anda yıkılmış gibiydiler. Onları böyle görmek beni rahatsız ediyordu. “Haberleri yok. Onlara söyleyip söylememe konusunda kararsızız.” dedi Lider. Doktor, “Ne yapacaklarını kestiremiyorsun. Birlik olabilirler fakat bunun yanında milyonların ölümüne neden de olabilirler.” dedi. Ardından gözlerini kapattı ve elini alnına götürüp başı ağrıyormuşçasına ovuşturmaya başladı. Ekran bir an kırmızı renge büründü ve bir sinyalin saptandığını ifade edecek şekilde biplemeye başladı. “Sanırım onlara haber verme işini sizin yapmanıza gerek kalmayacak.” dedi Doktor. Ardından sinyalin bilgisayarlardan geçip çözümlenmesini bekledik. Bu, sesli bir mesajdı. Mesajda, “İnsan ırkı! Gezegeninize geliş amacımız sizi kurtarmak istememizdir! Başka hiçbir amacımız yok! Evrenin düzeni bozuluyor ve buna neden olan Gezegen Katili, Dünya’da! Eğer bu Gezegen Katili ile olan işbirliğinize devam ederseniz size karşı güç kullanmaktan çekinmeyiz. Eğer Gezegen Katili’nin nerede olduğunu biliyorsanız onu bize getirin ve sizi yıkımdan kurtaralım!” deniliyordu. Lider’in gözleri şaşkınlıkla Doktor’a kaydı. “Doktor? Yoksa…” diyecek oldu. Fakat Doktor geri geri adım atıp arkamızdaki masaya dayandı. “Gezegen Katili…” dedim. Kafamda bir şeyler oluşuyordu. Doktor ve Zaman Savaşı’nda yaptığı şey… Gallifrey’in yok oluşu… Gezegen Katili, Doktor olabilir miydi?
Doktor, başını öne eğmişti. “Dünya’daki tek gezegen katilinin kim olduğunu biliyoruz. Bahsettikleri Gezegen Katili benim.” dedi. Lider kızgınlıkla, “Fakat bunlar kim oluyorlar da seni cezalandırmak istiyorlar! Bir Zaman Lordu’nu cezalandırmaya nasıl…” diyordu ki Doktor, “Birilerinin bunu yapması gerekiyordu. Bu suçla beraber evreni özgürce dolaşmam olanaksızdı. Yaptığım şey yüzünden pişman değilim. Buna mecburdum. Daha fazla kişinin ölmemesi için bunu yaptım. Biliyorsun.” dedi suçlulukla. “Zaman Savaşı’nda olanları biliyorum Doktor.” dedim. Doktor bana döndü, gözleri dolmuştu. Ardından tekrar başını öne eğdi. “Böyle olacağını düşünmemiştim. Öylece Dünya’ya gelip “Merhaba Doktor, seni Gallifrey’i yok ettiğin için cezalandırıyoruz!” diyeceklerini hiç düşünmemiştim.” dedi umutsuzca. “Şimdi ne olacak?” diye sordum. Lider bunun ardından hışımla “Herhalde öylece gidip beni alın diyemezsin!” dedi. Doktor yaslandığı masadan, ekrana doğru ilerledi ve sonik tornavidasını çalıştırdı. Ardından tornavidayı cebine attı ve “Aynen bunu yapacağım.” dedi. Kapıya doğru ilerlerken Lider, “Saçmalama Doktor!” diyordu. Hızlıca yanlarına gittiğim sırada Doktor kapıyı açtı ve Lider’le hızlıca koridorda yürümeye başladılar. Doktor tornavidasını çıkarıp bağırarak “Herkesin bu sinyali takip etmesini istiyorum! Varış noktasındaki güvenliği sağlamalısınız!” dedi ve tornavidanın düğmesine bastı.
Ben, Lider ve Doktor TARDIS’teyken Doktor ve Lider tartışmaya devam ediyorlardı. “Senin evrenin düzenini bozduğun falan yok. Asıl o şeyi yapmasaydın düzen bozulacaktı!” dedi Lider. Doktor, konsolun etrafında bir şeylerle uğraşırken onun peşinden hızlıca yürüyordu. Ben ise öylece onları izliyordum. Lider’e katılıyordum. Fakat bildiğim bir şey varsa o da Doktor’un kararından vazgeçmeyeceğiydi. “Gallifrey’i yok etmeseydim daha kötü şeyler olacağının farkındayım!” dedi Doktor. Yürümeyi kesmiş, aniden Lider’e dönmüştü. “Fakat bu bir suç işlediğim gerçeğini ortadan kaldırmaz!” diye devam etti. “Senin suç falan işlediğin yok!” dedi Lider sert bir tavırla. Doktor üzüntü ve sinirin vermiş olduğu korkunç ruh haliyle “Beni hiç suçlamıyor musun? Irkımızın sonunu getirdiğim için beni suçlamıyor musun? Ölümüne neden olduğum Zaman Lordları ya da Zaman Leydileri için beni suçlamıyor musun?” dedi sertçe. Gözleri dolmuştu. Bundan daha fazlasını duymak istemiyordum. Doktor’un sırtında nasıl bir yük taşıdığını anlayamazdım. Fakat kendi yaptığını bu kadar bariz bir şekilde açıklaması ona karanlık bir hava kazandırıyordu. Öte yandan da yaptığı fedakarlığın ne kadar destansı olduğunu gözler önüne seriyordu. Lider’in de gözleri dolmuştu. “Kes sesini! Sen…” diye söze başladı ama devamını getiremedi. Doktor sinirli halinden kurtulmuşçasına elini Lider’in omzuna koydu ve “Bu noktada benim bile söyleyecek bir şeyim yok.” dedi.
“Sana ne yapacaklarını bilmiyorsun bile.” dedim sessizliğimi bozarak. Doktor, bana yaklaşıp “Öğrenmekten başka çarem yok.” dedi. “Ama bizi öylece bırakıp gitmene… Bir kez daha şehit olacağımı düşünüyorsan!..” dedim ve gözlerimin dolduğunu fark ederek ağlamamak için zorla yutkundum. Doktor bana sarıldı ve “Merak etme. Hiçbir şey belli değil Arkhew.” dedi. Ardından tornavidasını TARDIS’in konsoluna doğrulttu ve düğmeye basıp koordinatları TARDIS’e aktardı.
“Ya yalan söylüyorlarsa? Ya o kadar insanı sen teslim olsan bile yok edeceklerse?” diye sordum. “Sarah Jane, Donna Noble, Amy, Rory, Martha… Eğer haklıysan onlara ne olacağını düşünmeden edemiyorum.” diye yanıt verdi Doktor. “Çok fazla insana bağlanıyorsun Doktor.” dedi Lider. Doktor buna yanıt vermedi. “Fakat şu anda onlarla vedalaşacak gücün yok. Kendini bu kadar mı suçlu hissediyorsun?” diye devam etti Lider. Doktor buna da yanıt vermedi. “Bir dakika!” dedim aniden. Aklıma bazı fikirler gelmişti. “İnsanların aptalca şeyler yapmasından korkuyorsunuz değil mi?” diye sordum. Doktor ve Lider “Evet.” diye yanıt verdiler. “UNIT’e ya da Torchwood’a güveniyor musunuz?” diye sordum. Doktor şaşkınlıkla bana dönerek “Onları da mı biliyorsun?” diye sordu. Gülümsedim. Lider, “Evet. Doğrusunu söylemek gerekirse güvenirim.” dedi. “Neden güvenliği sağlamaları için onlara haber vermiyorsunuz ki?” diye sordum. Lider, “Mutlaka haberleri vardır.” dedi. Doktor ise, “Ya onlar da aptalca şeyler yaparlarsa?” diye sordu. Hala anlamadığını fark edince biraz hayal kırıklığına uğradım. “Seni dinleyeceklerdir! Hem aptalca şeyler yapmalarını engellersin, hem de insanların güvende olmasını sağlarsın! Şimdi anladın mı?” dedim. Lider, “İşbirliği.” dedi. Ardından cebinden bir cihaz çıkarıp Zaman Ajanları’na mesaj yolladı, “Zaman Ajanları’nın dikkatine! Lider konuşuyor! UNIT ve Torchwood ile işbirliği yapmaya karar verdik! Bu hattı açık tutuyorum, gidişatı buradan takip edin!”
Doktor, konsoldaki ekranın karşısına geçti ve UNIT ve Torchwood’la bağlantı kurmak için bir çeşit arama başlattı. Yanıt geldiği zaman ekranın sol tarafında Martha Jones, sağda ise Kaptan Jack belirdi. Martha, UNIT’ten, Kaptan Jack ise bir Torchwood üssünden bağlanıyordu. Martha, “Doktor? Bu sen misin?” dedi heyecanla. Jack ise “Hey! Yanındakiler kim?” diye sordu. “Merhaba çocuklar! Bu Arkhew, bu da Lider.” dedi Doktor. Bu sırada Lider Zaman Ajanları ile irtibat kurmaya çalışıyordu. Jack, bariz bir şekilde “Çocuklar mı?” dedi bunu ilginç bularak. “Her neyse işte, mesaj elinize ulaştı değil mi?” dedi Doktor konuyu kapatarak. Jack, “Evet, ulaştı Doktor.” dedi. Martha ise “Evet, Gezegen Katili’nin kim olduğu hakkında bir fikrin var mı Doktor?” diye sordu. Bunu imalı bir şekilde söylemediğini düşünüyordum. Doktor, “Evet. Fakat önemli olan bu değil. Şimdi…” derken Martha onun sözünü kesip “Önemli değil mi? Gezegen Katili bulunmazsa Dünya’yı kasıp kavuracaklarını söylüyorlar resmen farkında değil misin?” dedi. “Evet, bunun farkındayım! Fakat Gezgen Katili ellerinde olsa da olmasa da o söylediğini yapabilirler. Peki ya sen bunun farkında mısın?” diye yanıt verdi. Jack, bunu mantıklı bularak “Güzel nokta.” dedi. Doktor, birkaç tuşa basıp “Size uzay gemilerinin varış noktasını gönderiyorum. O bölgede güvenliği sağlayın ve sakın aptalca şeyler yapmaya kalkışmayın tamam mı? Ne demek istediğimi anladınız değil mi?” diye sordu. Martha ve Jack “Anladık.” diye karşılık verdiler. Doktor, “Güzel.” dedi. Ardından “Varış noktasını yolladım. Dikkatli olun. İstilacıların kimler olduğunu bile bilmiyoruz. İyi şanslar.” dedi. Jack, “Sana da iyi şanslar Doktor.” dedi. Martha ve Jack ekrandan kayboldukları zaman Doktor bana dönüp “Kim olduklarını biliyor muydun?” diye sordu. “Evet.” diye yanıt verdim. “Desene sana her şeyi öğretmişim.” dedi gülümseyerek. Ardından Lider’e dönüp “Zaman Ajanları varış noktasını biliyorlar değil mi?” diye sordu. “Evet, merak etme.” dedi Lider. Ardından TARDIS, varış noktasına doğru ilerlerken ne olacağından habersiz bir şekilde beklemeye başladık.
Plinsera gezegeninde…
Sarı Orman’dan çıkan Teira de diğer üç Nötrima sessiz bir şekilde yürüyorlardı. Hareketli binalardan oluşan şehirde yanlarından geçtikleri Nötrimaların hepsi onlara bakıyordu. Teira’nın yanındaki Nötrimalardan biri “Teira, hiçbir açıklama yapmayacak mısın?” diye sordu. Teira bir an durdu ve “Haklısın.” dedi. Etraflarında toplanan diğer Nötrimalara döndü ve “Beklediğimiz konuklarla görüştük. Öngördüğümüz gibi teklifleri bencilceydi. Eminim ki gerçekten bir Nötrima’nın ruhunu taşıyan hiçbir varlık bu bencilce teklifi kabul etmezdi! Biz de bunu yaptık. Tekliflerini kabul etmedik. Bizi bekleyen şeyin ne olduğunu biliyorsunuz. Savaş ve yıkım kaçınılmaz. Çoğumuz belki de bu gezegende yok olacağız. Fakat ne olursa olsun birbirimizden ayrılmamız mümkün değil. Eğer içinizde gerçek bir Nötrima gibi davranmayacak biri varsa şimdiden kendini belli etsin. Hiçbirinizden gerçeği saklamıyorum. Burada kaldığımız sürece bizi bekleyen sondan kaçamazsınız! Şimdi, bu gezegeni, Plinsera’yı ve biz Nötrimaları terk etmek isteyen varsa çekip gitsin. Fakat ben, sonun kadar burada kalacağım ve hayata gözlerimi açtığım bu gezegende aynı gözleri huzurla, sonsuza dek kapayacağım! Kimler benimle?!” dedi bağırarak. Bu gurur verici konuşma karşısında oradaki tüm Nötrimalar ellerini kaldırdılar. Kalabalıktan “Hepimiz seninleyiz Teira!”, “Asla taviz vermeyiz!” ve “Plinsera’ya sonuna kadar eşlik etmek görevimizdir!” sözleri yükseldi. Teira, halkın bu tepkisi karşısında doğru kararı verdiğinin farkına vardı. Gökyüzüne baktı. Bu sefer gökyüzü gerçekten içlerini huzurla dolduruyordu…
Dünya’da…
TARDIS, bir ara sokakta durmuştu. Dışarıda çok büyük bir kalabalık vardı. Halk, bir çember oluşturmuştu. UNIT arabaları ve Zaman Ajanları’nın bu çemberin içinde olduğunu görebiliyordum. Çemberi genişletmeyi deniyorlardı. Torchwood üyesi olduğunu düşündüğüm birkaç kişi bir cihazın başında duruyorlardı. Gemilerden gelecek yeni mesajlar için hazırlık yaptıklarını düşündüm. Üçümüz, kalabalığı yardık ve oluşturulan barikatın tanında durduk. Bir UNIT askeri bizi gördü ve hemen barikatı açtı. Üçümüz içeriye girdik. Lider, hemen UNIT askerleriyle konuşan Zaman Ajanları’na yöneldi ama gitmeden önce “Hala düşünmek için şansın var Doktor.” dedi. Doktor, kalabalığı zapt etmekle uğraşan UNIT askerlerine öylece bakarken Zaman Ajanları’nın yanına gitti.
Doktor’un aklından geçenleri kestiremiyordum. “Şu insanlara bak. Böyle karşı koymalarının tek nedeni birbirlerinden ayrılmak zorunda olmaları. Belki de barikatın öbür tarafında bir yakınlarını bırakmak zorunda kaldılar. Kim bilir?” dedi Doktor. “Bunu neden yapıyorsun Doktor?” dedim ona dönüp. “Her zaman bu insanların umudu sen oldun ve şimdi de onları bu kadar rahat bir şekilde terk edip gidecek misin?” diye devam ettim. Doktor bana dönüp “Onların hayatlarına sadece mutluluk getirmiyorum. En büyük hayallerini gerçekleştirip onlara uzayı gösterdim. Hayallerinin ötesinde şeylere tanık oldular. Fakat mutlu birer insandan çok farklılar. Her ne kadar yeni hayatlarını kurmuş olsalar da özgür hissetmediklerine eminim. Bunu en başından beri biliyordum.” dedi. “Madem en başından beri biliyordun, o zaman neden bunu yapmaya devam ettin?” diye sordum. Doktor, gülümseyerek “Çünkü evreni görme hayallerinden hiç vazgeçmediler.” dedi. “Peki ya sen öylece teslim olursan insanların bu hayallerini kimler gerçekleştirecek Doktor?” diye sordum. Çok fazla soru soruyordum. Fakat Doktor bunları elinden geldiği kadar yanıtlamaya çalışıyordu. “Geride bıraktıklarım gerçekleştirecek Arkhew.” dedi. Ardından kalabalığa döndü ve birden yüzünün ifadesi değişti. Ciddi bir hal aldı. Birine bakıyordu. Barikatın yanında bir UNIT askeriyle tartışan kadına bakıyordu. Kızıl saçlı kadın, UNIT askerine “Şuradaki kırmızı bereli yaşlı adamı görüyor musun?” diye soruyordu. Parmağıyla da işaret ediyordu. UNIT askeri “Lütfen daha fazla direnmeyin, barikattan uzaklaşın ve evinize dönün.” dedi sakin olmaya çalışarak. “Beni dinlemiyor musun?” diye sordu kadın. Ardından “Evim barikatın öbür tarafında! Şu sana gösterdiğim kırmızı bereli adamın, yani dedem Wilfred Mott’un olduğu tarafta! Daha ne yapabilirim? Beni bir yalancı falan mı sanıyorsun! Barikatın o tarafına geçmem gerek diyorum! Şimdi çekil önümden!” diye devam etti. UNIT askeri, “O adamın kim olduğu ya da senin kim olduğun beni hiç ilgilendirmez. Şimdi git buradan! Acil bir durum söz konusu!” dedi dayanamayarak. “Seni inatçı keçi! Elindeki silaha mı güveniyorsun!” diye karşı koydu kadın. Doktor bir an acı bir şekilde gülümseyip “Donna…” dedi. Kadın sanki bunu duymuşçasına bir an Doktor’a döndü. Daha bir saniye önce yüzünde kızgınlık vardı ama şimdi sanki uzun süredir özlem duyduğu birine bakıyor gibiydi. Doktor, Donna’nın ona baktığını fark etti ve geri dönüp uzaklaştı. Donna’nın gözleri bana kaydı ve tam da gözlerimin içine baktı. Gözlerindeki hüzün bariz bir şekilde hissediliyordu. Aynı zamanda bir umut ve özgür olma hissi gözlerine yansımıştı. İçimden onunla konuşmak geldi fakat Doktor, “Arkhew, başlıyor.” dediği anda arkamı döndüm ve yukarıya bakan Doktor’u gördüm. Gökyüzünde enerji dalgalanmalarından kaynaklanan bulanıklık vardı. Gemiler, Dünya’ya ulaşmıştı.
"Demons run when a good man goes to war.
Night will fall and drown the sun
When a good man goes to war.
Friendship dies and true love lies,
Night will fall and the dark will rise
When a good man goes to war..."
Görünenin Ardındaki Sır Perdesini Aralayın...
Mavi Kutunun Gölgesinde
hii her an ağlayabilirim, donna... aslında bölüm muhteşem başlangıç yeri merak uyandırıcı ortalar heyecan fırtınası sonu ise büyük hüzünama bu bölüm şimdiye kadar ki en sevdiğim bölüm kesinlikle
ama kabul et çok fena bir yerinde bitirmişsin hikayeyi bu haksızlık
sana üç sorum olacak bir, neden sürekli şimdiki zamanda ya da gelecekdeler? gerçekten uzun zamandır geçmişe gitmiyorlar chiristina dan beri bu aklında bulunsun geçmiş okumayı özledimiki, dilek ve ağlama bölümünde admin kitabın basıldığını söylemiş buna bir açıklama getirirsen sevinirim sanırım aklımdaki soruları tahmin edebiliyorsundur
üç, çağatayın dediği onun için kurgulanmış olan ve hikayeye yakında katılacak olan karakter kim? şimdiden teşekkürler
![]()
+Perdeleri açsana, güneş girmeyen eve doktor girer.
-Tamam işte benim istediğim de o zaten
osman b.ö. adminin "hikaye yayınlandı" sözlerine ne cevap verecek? çağatay k. nin intikam için verdiği büyük sırda bahsettiği kendisi için tasarlanmış ve yakında hikayeye katılacak olan kahraman kim? arkhew chiristina öldüğünden beri neden hiç geçmişe gitmiyor? hepsi ve daha fazlası osmiyum çevirim içi olduğunda![]()
+Perdeleri açsana, güneş girmeyen eve doktor girer.
-Tamam işte benim istediğim de o zaten
Bu bölümün sonu hiç olmadık yerde bitti, haklısın. Fakat yeni bölümün ilk kısımları, bu bölümün sonu kadar kuvvetli. Haydi bakalım şimdi de sorularını yanıtlayalım. Aslında ilk sorunun nedeni hakkında tam olarak bir şey söylemem zor. Cristina derin izler bıraktı bende.Fakat geçmişi yazmak insana ayrı bir keyif veriyor, bu yüzden mutlaka yazacağım. Kitapla ilgili söylenen o söz "yanlış" bir açıklamadır. Kitabın düzenlemesinde son iki bölümdeyim. Üçüncü sorunun cevabı ise şu, aslında o karakteri en başından beri planlıyordum. Çağatay da karakteri oldukça benimsedi. Aralarında bir bağ oluştu. O karakter üçüncü sezonda katılacak hikayeye. Şimdilik onunla ilgili bir şey söylemem mümkün değil.
![]()
"Demons run when a good man goes to war.
Night will fall and drown the sun
When a good man goes to war.
Friendship dies and true love lies,
Night will fall and the dark will rise
When a good man goes to war..."
Görünenin Ardındaki Sır Perdesini Aralayın...
Mavi Kutunun Gölgesinde




Geç olsun güç olmasın felsefesiyle bir hikayeye daha başlamış bulunmaktayım.
Baştan belirtmek isterim ki ilk 2 bölümü okudum. Aslında sen bitirdikten sonra başlayacaktım ama daha bitmesine çok olduğunu anladım. Hazır okul da tatilken başlayayım dedim.
İlk iki bölüm hakkındaki görüşlerime gelirsek. Hikayenin konusu forumdaki tüm hikayelerden farklı ki ben farklılıkları severim.![]()
Hikayenin akışını çok beğendim. Sıkılmadan okuyabiliyorum bu da en önemli şeylerden biri. Öyle işte. Zaten bu yorumları onlarca defa duymuşsundur. Kısaca beğendiğimi söyleyebilirim.
"Would you have dinner with me ?"
Kimse baştan başlamıyor diye ilk bölümleri güncellememiştim! Hemen güncelliyorum yeni bölümlere geçmedenÇok teşekkür ederim, bu arada her türlü hikayeye her türlü yorum geliyor ama okumaya devam ediyoruz ve sen de bilirsin ki her yorum insanı mutlu ediyor, bu yüzden "Zaten bu yorumları onlarca defa duymuşsundur." diye düşünme lütfen
![]()
"Demons run when a good man goes to war.
Night will fall and drown the sun
When a good man goes to war.
Friendship dies and true love lies,
Night will fall and the dark will rise
When a good man goes to war..."
Görünenin Ardındaki Sır Perdesini Aralayın...
Mavi Kutunun Gölgesinde



offff nie böyle uzun uzun yazıyorsunuz ki anlamıyorum şimdi bn hikayene 3 4 defa başladım sonra hep kaldığım yeri unuttum tekrar başladım artık ilk 3 bölümü falan ezberledim o ezberlediğim bölümler harika ve mükemmeldi. şimdi kesin daha güzel olmuştur. neyse işte kaldığım yeri bulursam çok iyi olucak eğer bulamazsam baştan başliycam işte o zaman vah bnim halime...
Müzikten asla vazgeçme,ne olursa olsun.Çünkü ne zaman başın sıkışsa;Müzik,kaçıp sığına bileceğin
tek liman olacak..
aslında bunu cevaplamak üstadımıza düşerama hayran düşüncesi olarak araya girmek istiyorum osman sürekli yeni bölüm koyan biri değil en az bir hafta arayla-o da bilgisayarı elindeyse
-yayınlayabiliyor öte yandan konusu çok derin olan bir hikaye yazıyor ki bunu sen de ilk 3 bölümü defalarca okuyan biri olarak rahatlıkla fark etmişsindir bu yüzden "bence" kısa yazması gibi bir şey düşünülemez
ama kabul ediyorum sana da yazık olmuş
bundan sonra kaldığın sayfayı bir yere not edebilirsin işe yarıyor
![]()
+Perdeleri açsana, güneş girmeyen eve doktor girer.
-Tamam işte benim istediğim de o zaten
Bu Sayfayı Paylaş